Bir çiftliğin ucu bucağı görünmez olur mu? Devasa hayvanlar, devasa ağaçlar… Tarlalarınsa uzunluğuna bakışlar uzanamaz. Şimdi çiftlik bu kadar büyükse bakımı da yerli yerince olmalıydı. Geceyi gündüzü tanımadan, hiçbir zorluğu umursamadan yükleniveren her şeyi bir baba ve bir oğul… Ki babasına akıl sır erdirmiş değildi çocukluğundan evvel. Sonrasıysa küçümseyiş, ardı sıra kesilmek bilmeyen çiftlik işlerinden kaçışlar. Sabrı hayatına dokumuş babanın kazancı, çiftliğin yanında günlük yumurtlayan tavuğun değeri kadar değer değildi. Baba ne yapsın, oğul ne yapsın. Karınlarının toklukları, açlıklarına göre daha fazlaydı tabii. Gözleri işleyen çiftliğin getirisindeydi oğlunun. Baba, bildiği işi yapar ve sadece onu düşünürdü; ineği sabahın erken vakti besleyip öğlen sağmak.
— Evlat, evlat, uyan hadi, güneş doğmadan hayvanların suyunu kovalara dök.
Her sabaha böyle bir uyarışa, bir uyanışla karşılık verecek bir oğul, oğul değildi. Gece miladını doldurmuş, güneş araziye arz olmuştu. Örtüsünü katlıyordu çocuk. Huysuzluğu var mıydı emin değildi babasının. Tek odanın içine kurulu sobanın diğer köşesine yorganları dürüp kaldırdı. Soba sönmüş, demir soğumuştu. Sobanın yanında dağılı duran odunları çömelerek düzeltirken, iki pencereli odalarının dış kapıyı gösteren tarafına doğru baktı babasını görebilme umuduyla. Kaşlarını kapatacak kadar başına geçirmiş olduğu beresiyle, küçük boyunu dikkatlerden kaybettirecek çevikliği ile ineklerin samanlarını tırpanla birer birer hışımla önlerine koyuyordu.
— Bu adam ne vakte kadar ömrünü heba etmeye devam edecek şu taş toprak için, daha ne zamana kadar?
Pencereden beliriverdi karşı çiftliğin bekçisi, kızıyla. Babasıyla araları zaman zaman tatsız olsa da iyi adamdı; üstelik kızını seviyordu. Belki de köydeki yaşıtı tek kız o olduğu içindi sevgisi. Sevmeyi duymuştu, duymuştu duymasına ama bu olmalıydı herhalde diyerek takmıştı kafayı sarı oğlan.
Bir ara çiftlikteki çoban köpeklerinden ürkmesi üzerine önünü göremeyip ineklerin yaş mayıslarına basmasıyla ayakkabıları içine gömülmüş, öylece kaçıvermişti kızcağız. O gün küreklerle mayıs toplamaya giden bizim sarı oğlan, ayakkabılarından tanımıştı onun olduğunu. Kokular dağılmış, bahar esintisini hissetmeye koyulmuştu; bağrına sakladığı bir çift mayısa bulanmış kahverengi ayakkabıyla. Anlayamadı bir türlü ne yapacağını, sildi durdu rengi ağırana kadar. Çoktan solduğunu fark etti, daha kurumadan ayakkabının. Bir ayakkabı; köyde zor. Çizme, terlik ve çıplak yalın ayak bir hayat.
Geceler boyu düşünüyordu o ayakkabıları. Bir ara aklına düşüverdi geceleri babasının, kendinden emin olduğunu sandığı vakitlerde sakladığı paraları. Ne için saklardı bilinmez ama yedikleri yağ ve ekmekti; bulamazlardı peyniri. Sabaha ezan okununca çıktığını gördü babasının. Elleriyle döşeğin altındaki keseyi bulmakta zorluk çekmedi. Geri dönmeliydi, öğlen olmadan. Koşa koşa, gün ağarmadan buldu yolunu çarşıda. Daha besmelesini yeni çekerken gördüğü ayakkabıcıyı acele ettirerek sokuşturdu eline paraları. Okuma yazma bilmezdi. Eder veya etmez bilmez ama hissederdi. Ayakkabıyı almasıyla çıkması bir olmuşken dönüşü çok erken olmuştu. Görüp karşısına vermekte ne hacet; duvardan fırlatıverdi kapılarının önüne bir hışımla, kaçakaça. Babanın sırtında odun, soluk soluk. Çocuk aç, çiftliğe yaklaşır soluk soluk.