Gözleri, yolun kenarında hareketsiz duran boş şişelere takılıyor; uzun uzun yürümesine devam ediyor. Yolun bu kadar uzun olacağını biliyordu. Sabredilmesi gerektiğini de. Ama iradesi bunu bilmemişti. Vicdanı kabullenmek istemiyordu: “Dedem beni mi aldattı, yoksa yolun sonuna gelemedim?”
Gelmiş olduğu yol ayrımında yol işareti burayı gösteriyordu. O an emindi, işaretin o yolu gösterdiğinden; ama şu an şüphe içindeydi. İster şüpheye boğulsun isterse de kendinden emin olsun, o yolu gidecekti. Bildiği yol, kendisine öğretilen yol buydu.
Vakti gelince çıkmıştı yola. Bu durumun vakti de yoktu aslında. Oyalanmış, farkındalığına rağmen beklemiş; yer, yön aramış kendince. Onca şahitliğine rağmen kalakalmıştı. E tabii, kalmayınca bir çözümü gitmekte bulmuştu, söylenilen yere.
Aslında kayda değer bir gerçek vardı: Öncesinde şahit olduğu yol bu değildi. İşaret her ne kadar onun ismini taşısa da yol, bu yol değildi. Yaşadığı bu ikili hislerin içinde zorluğa katlanmanın da manasını idrak edebilmiş değildi. Gücünü nifakından alıyordu sanki. Nifakı arttıkça gücü artıyordu.
Çevresindekilerinin son dedikleri hâlâ aklındaydı: “Ne adam ama! Çıktı yola, zafer getirecek!” Kendisinin bile inanası geliyordu. Bir hayal meyal zannettiği hakikat, gözlerinin şahitliğine rağmen kaybolmuştu şimdi. Ulaşılması güç olduğu kadar doğruluğundan emin bile değildi vaat edilenin.
Ayaklar pörsümüş, dizler dermandan kesilmiş; ne bir işaret ne de ileride bir karartı vardı. Hakikat, önündeki serap; nifakı ise yoldaşıydı.